Zühtü Kayalı

Zühtü Kayalı

Yavaşlamak gerekiyor

Yavaşlamak gerekiyor

Günlük hayatın hızı, okuduğumuz veya seyrettiğimiz macera kitapları, filmleri gibi karmaşık, sanki kurgusal, durmadan akıp giden, hızlanmış bir hal aldı. Çoğumuz bir filmin kahramanı, baş rol oyuncusu gibi dışarıdan izliyoruz kendimizi. Başka birisinin bizi izlediğini, gözlemlediğini ve yaratacağı bir karakter için bizden esinlendiğini kuruyoruz dolaşırken yollarda, metroda, vapur veya trende.

Polisiye veya macera romanları eski tadında değil sanki çünkü o roman bizim hayatımızın bir kesitini anlatıyor okuyucularına. Kendimizle Özdeşleştirdiğimiz karakterler artık hemen yanı başımızda. Dün bir pilot motosiklet kazasına kurban gitmiş, belki geçen hafta bindiğim uçaktaki anonsu yapan o pilottu. Bir kaçakçılık şebekesi çökertilmiş izlediğimiz haberde. Çeteyi çökerten timin bir elemanı belki de karımın teyzesinin torunu.

Günlük hayat hızla akıyor. Ben geriliyorum, yanımda oturan yaşlı kadın geriliyor.

Biraz sonra anonsu duyacağım durakta inmek üzere ayağa kalkıp izin isteyeceğim önümdeki yolculardan. Yürüyen merdivenlerin solundan yürüyüp dışarı çıkacağım. Metronun girişindeki simitçiden simit alacağım. Eve gidinceye kadar bitireceğim ve susamlarını diş aralarından dilimle çıkarıp yutacağım.

Televizyonun karşısında yemeği yiyeceğiz. Artık masa başında aile bireyleri ile hafta sonunda bir araya geliyoruz. Akşam yemeklerini bir başımıza yiyoruz. Kahvaltıyı belki ilaçlarımızı almak için yapıyoruz evden çıkmadan önce ve ayak üstü, oturmadan, tadına varıp içmeden bir bardak çayı. Kahvaltımızı pastaneden aldığımız pişirilmiş hamurlarla, elimizi yakmasın diye kâğıt bardağa geçirdiğimiz koruyucularından tuttuğumuz kahvelerle yapıyoruz. Bir masada oturup yediğimiz yemek öğle yemeği ancak o sırada ne çocuğumuz ne karımız / kocamız, ne ana / babamız yanımızda. İş konuşurken yiyoruz yemeklerimizi. Öğle yemeğindeyiz, iş yemeğindeyiz.

Bir fabrikada veya kalabalık bir iş yerinde isek öğle yemekleri için kuyruklara giriyoruz. Tepsimize aldığımız yemekler, salata reyonundan tabaklarımıza koyduğumuz çeşitli soğuk mezelerle uzun masalara yerleşiyoruz. Yer tutmalar, boş yer aramalar arasında. Yine konuştuğumuz önünde sonunda işe, işimize, yaptıklarımıza, yapacaklarımıza gelip dayanıyor. Maça gideceğimizi konuşurken mesai saatleri araya giriyor, hafta sonu sinema planı yaparken bakım kesintilerini konuşmaya başlayıveriyoruz. Sonra tepsilerimizi bulaşık yıkama bölümüne bırakıp dışarı çıkıyoruz. Yemeğimizin amacı aslında dışarıda sigara ve çay içmenin hazırlığıymış gibi. Kâğıt bardaklara doldurulmuş çaya koşuyoruz, sigaramızı yakıyoruz. Belki kendimize baktığımız, kendimizi gördüğümüz an o an: Sigara dumanını içimize çektiğimiz ve bir yudum çayı dudaklarımıza değdirip yudumladığımız o an. Her şeye değermiş gibi o anı uzatıyoruz içimizde ve bir duman daha çekiyoruz ve bir yudum çay daha. Sonra tekrar bizim olanın dışındaki gerçek hayata dönüp konuşmalara katılıyoruz. Bu hayat daha sahiciymiş gibi şevkle anlatmaya, itiraz etmeye, düzeltmeye başlıyoruz kendimizce yanlış olanı, kendimizce doğru olanla.

Günler, haftalar, aylar hızla akıyor. Dün ağustosun ilk günüydü sanki, takvime baktığımda aralık ayına yaklaşmışız. Yaptığımız tatilin kredisi daha tamamlanmamış. Yeni tatil için gün, hafta konuşmaya başlanmış anlık mesajlaşma programları üzerinden.

Bir şekilde yavaşlamak gerekiyor, yavaşlatmak gerekiyor zamanı, hareketi, yaşam hızını. Biraz daha farkına varabilmeliyiz yaşadığımız günün. Farkına varabilmenin bir türü de hatırlayabilmek birkaç gün öncesini. Eskiden şöyle söylerlerdi övünerek ve ne kadar meşgul olduklarını anlatmak için: “Ben dün yediğim yemeği hatırlamıyorum…” Dün değil beş gün on beş gün önceki yemeği hatırlayamıyorsak yaşadığımız hayatın neresinin farkındayız diye sormadan edemiyorum kendime.

Sinemaya, tiyatroya veya bir gösteriye gitmek yerine evimizde, bilgisayarımızın başına geçip onları seyretmek yetiyor. Bir spor karşılaşmasını televizyondan seyretmeyi, yerinde izlemeye tercih ediyoruz. Dışarı çıkmak, bir veya birkaç araca binmek, trafiğe karışmak, dönüşü düşünmek yormaya başlıyor. Günü o kadar hızlı yaşamışız ki kendimize bizden bir şey kalmamış.

Okumak istemiyoruz. Sabahtan akşama kadar kelime işlemcilerin karşısındayız, mobil cihazlarda yöneticilerin iş atamalarını, eklenen görevleri, planlanan randevuları okuyoruz. Kimlerle görüşeceğiz, hangi adreslere gideceğiz, toplantıların gündemleri, teknik bültenler, duyurular, yönetmelikler, resmî gazete, ihale ilanları, şartnameler veya elektronik postalardaki açıklamalar bizim günlük okuma parçalarımız haline gelmiş.

Bir şiirin naifliğini okumak arzusu çok uzak, bir öykünün şaşırtıcı kurgusunu zaten yaşamıyor muyuz diyoruz kendimize. Klasikler mi? Çok uzun pasajlar, durum veya manzara tasvirleri, kişilik tahlilleri, öyle ahım şahım atlamalı, vurmalı, kırmalı olaylar yok, belli bir izlek var.

Anlatıcı anlatıp duruyor. Anı kitaplarının yerini seyahat rehberleri almış. Eski dönem gezginlerinin kitaplarını gezi rehberi niyetine kullanıyoruz kaç zamandır. Hissettiklerinden çok gördüklerine, yediklerine, dolaştıkları yerlere odaklanıyoruz.

Marcel Proust, Fernando Pessoa, Hermann Hesse veya Kazuo Ishiguro okurken hissettiğimiz gibi; yaşamın akışını yavaşlatan, mutlaka bir amacı, hedefi olması gerekmeyen, macera romanlarının hızı gibi bizi sürüklemeyen, yormayan, gerilime boğmayan, kendi yaşadıklarımız içinden çıkmış gibi bizi şaşkına çevirip, yaşadıklarımızı hatırlatarak farkına varmamıza neden olabilecek, sindire sindire okunabilecek kelimeler ve özellikle o kelimelerin ilk anlamlarının uzaklarına götürenler gerekiyor.

Sahici -diyorum, ama açıklayamıyorum- edebiyatı okumayı, konuşmayı özlüyorum. Biraz daha kendime dönmeyi, kendi içimde kendimle konuşmayı, o sahici olanla benim sahte olanım arasındaki farkı açığa çıkarmanın bana nasıl bir haz vereceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Gömdüklerimi gömdüğüm çukurlardan, gizlediklerimi sakladığım kovuklardan çıkarma cesaretine sahip olarak biraz da olsa, bir otobüs koltuğunda, bir uçak seferinde, bir tren durağında, fırsatını bulduğum zaman açıp iki üç paragraf okurken kendimi görmek istiyorum.

Biraz felsefe konuşmak istiyorum. Ama öyle geniş bir evren ki felsefe evreni, öyle bir filozof yetmiyor. Her biri farklı bir yerden dahil oluyor hayatımıza. Ahlak derken Spinoza sızıyor konuşmalarımıza, mülkiyet konusunda Locke, neden sonuç ilişkilerinin tartışılmasında Hume, siyaset konusunda konuşurken Hobbes, toplumsal mutabakatlarda Rousseau, rasyonalitenin inşasında Hegel, aklın kategorilerinde Kant, idealin düşünülmesinde Platon, metafizik denilince Aristoteles, anti felsefeyi anlamaya Heidegger, Xenon ve Seneca ile doğaya uygun yaşamak ve aklı egemen kılmak için Stoacılık.

Bu denli zengin ve geniş bir fikri sermayenin üzerinde oturmamıza ve o kaynaklara bir tık uzakta iken, her an ulaşılabilir iken hayatımızı bir hay huyun cenderesine hapsederek yaşamaya çalışanları gördükçe üzülüyorum.

Ellerindeki akıllı cihazların kapasitesinin 1969 yılında aya çıkanların hesaplamalarda kullandığı yazılım / donanım teknolojilerinin kat be kat üzerinde olmasına rağmen yalnızca mesajlaşmak, fotoğraf, video paylaşmak, konuşmak, film / dizi izlemek, müzik dinlemek amacıyla kullanılmasını görüyor olmam hayatın gerçeklerini değiştirmeme neden olamıyor.

Yıllar önce Nusret Hızır’ın Felsefe Yazıları kitabını okumuştum. Bilim felsefesinden, varoluşçuluğa, ontolojiden mantığa, etikten estetiğe dek birçok konuda değerlendirmeler yapmış filozof. O metinleri okuduktan ve akıl yürütme sistematiğine alıştıktan sonra temel argümanlara sahip olduğumuz andan itibaren her konuda konuşabiliriz demiştim kendi kendime. Önemli olan konuya nasıl bakabilmek ve düşünceyi nasıl temellendirebilmekti.

Doğru veya yanlış olmam, haklı veya haksız olmam önemli değildi. Doğru veya haklı olmak yerine nasıl ortaya koyduğum önemliydi. O tartışmanın konusu özellikle olgusal ise zaten verileri, kanıtları tamamlanmış değildir veya değişkendir, üzerinde kesin hüküm verilebilecek bir durumda değildir.

Felsefe ile edebiyat arasındaki bağı görmek, onların birbirleriyle olan etkileşimleri fark ederek, bir hazinenin içimize verdiği genişleme, rahatlama duygusunu ve içimize çektiğimiz o mutlu nefesi sindire sindire vermenin hazzı için

Yavaşlamak gerekiyor.

Bu yazı toplam 251 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Zühtü Kayalı Arşivi